Andırın’dan Çeşitleme

Makale

İsmail ARSLAN

ANDIRIN’DAN ÇEŞİTLEME

Andırın’da özellikle kız çocuklarını okutma oranı oldukça yüksektir. Andırılı kendi sorunlarını mizahlaştırmayı, kendisiyle alay etmeyi bilir. Bu anlayış kendine güvenin, kendi kendini aşmanın verdiği özgüvenin sonucudur  diye düşünüyorum. Sözgelimi kazara kaza olmuş andırın kazası, keçi gütmeden geliyor, meclis umum azası tekerlemesi ile ormanının adı hopur –yağmurunun adı zopur  - itinin adı güpür  - yediği palıdınan murt  - konuştuğu cartunan curt. Sözlerinden, alınmaz, incinmez, gücenmez. Bu tür yakıştırmaları alçak gönüllülükle karşılar.

Her şeyin çok çabuk tükenip, değiştiği çağımızda, yok olup gitmeden, kültürel değerlerimizi de kitaplaştıralım diyoruz. Yılların, yüzyılların imbiğinden süzülerek gelen düğünümüz, bayramımız,halk oyunlarımız,dilimiz, gelenek göreneklerimiz, yemeklerimiz, giyim- kuşamımız, velhasıl tüm kültürel değerlerimiz zamanla aşınıyor,erozyona uğruyor, yok olup yitiyor.

Çocukluğumuzun uzun kış gecelerinde dinlediğimiz döşü sazlı aşıklar, usta anlatıcılar yok artık. Onlar ki, bizi alır, manilerin, türkülerin, halk öykülerinin, destanların, ağıtların iklimine götürür; masalların en devli, en gizemli serüvenini onlarda yaşadık. Dadaloğlu’ları, Elbeyoğlu’ları, Karacaoğlan’ları, Kambertay masalını, Muzu’nun serüvenini, Sürmeli beyi, Aşık Kerem’i, Arzu ile Kamber’i, Şah İsmail’i, Ali Paşa’yı, Deli Boran’ı, Kul Yusuf’u biz onlardan öğrendik.

Yaşar Kemal’in kitaplarında övgü ile söz edilen Andırınlı Kul Halil i Andırınlı Türkmen ağıtçısı Hasibe Hatun öldü, Telli Hatun öldü, sesi bir uçtan bir uca Çukurovada, Andırın’da, Toroslarda, Gâvur Dağlarında,  Düziçinde yankılanan Âşık Mahmut öldü. Tabak İsmail öldü. Sabahlara dek sazlı sözlü halk öyküleri dinlediğimiz âşıkların yerinde şimdi televizyonlar, videolar, kasetçalarlar, arabesk kasetler, bilgisayar ve elektronik oyunlar var. Usta anlatıcı Andırın’lı Kel Ağa ise küskün alıp başını Düldül Dağına çekildi. Şimdi o öykülerini, türkülerini, dağa- taşa, uçan kuşa anlatmaktadır. Halk ağacının dalında çiçeklenen o güzelim kültürel zenginliklerimiz unutulup yok olup erimekte.

Biz Andırınlı aydınlar, elimizi yüreğimize koyup küskün Kel Ağa’yı Düldül Dağından indirip, yarpuz, yavşan kokan ellerinden öpsek mi ,bir arabesk kasetle gönlümüzü mü buğulasak?

İkisini de yapamayız. Sorumluluğumuzu bilip, geçmişten geleceğe köprü olalım, bu kültürel değerlerimizi kitaplaştıralım diyoruz. Evrensel kültürün deseninde, yerel ve renkli bir nakış olalım.

Andırın’ın Yeşilova Ortaokulunda Türkçe öğretmenliği yaparken, maniler, destanlar, masallar gibi derlemeler yaptım. Yılların birikimi bu derlemeler defterimizde yayınlanacağı günü bekler. Bu derlemelerden küçük bir çeşitleme vermek isterim Tirşik Dergisine

Mehirlioğlu’nun ineği komşunun bahçesine girmiş, patlıcan, domates, bostan, kabak; öbürleri neyse de ille de kabak yerle bir olmuş. Durumu gören bahçesahibi deliye döner.

Sorar – soruşturur, Karafakı’dan bahçeye girenin Mehirlioğlu’nun ineği olduğunu öğrenir. İneği yakalar, kulağını, kuyruğunu kesip hendeğe yuvarlar; ama öfkesini alamamıştır.

Değnekten sazını eline alır, başlar söylemeye.

 

KABAK DESTANI

Hani kabağın irisi

Gitti canımın yarısı

Kurban olam kabak sana

Çalı saklamış birisin.

 

Tohumun aldım merdinden

Öldüm kabağın derdinden

İnkâr etme Mehiroğlu

Göçürürüm seni yurdundan.

 

Altmış kabak birden yandı

Tütünü denize indi

Kurban olam kabak sana

Kokusu burnuma sindi.

 

Kabağın yeniği hayli

Bak dalları ayrı ayrı

Bir pişmesin yiyemedim

İflah olmam ölüm gayrı

(yaza çıkmam ölüm gayrı)

 

Noluksun inek noluksun

Ortada seyip kalıksın

Kulak kesik kuyruk çobuk

Varıp hendeğe doluksun

Beşbucaklı Gök Ömer Ali’nin danası, konu komşunun ekinini taciz eder. Dana, ne örk dinler ne yular. Bir gün ağıldan atlarken karnına kazık batar, dana ölür.

Bekir Ali değnekten sazını alır eline dokunur teline:

Yenil derdim yenilmezdin

Dostu düşmanı bilmezdin

Ekine fırsat vermezdin

Oh oldu danam oh oldu.

Diyerek yanan yüreğini soğutmaya çalışır.

Beşbucak’tan Eskicioğlu Ahmet Ağa Haştırın’dan bir at alır. Atını öylesine överki sanki Hz. Ali’in Düldülü, Köroğlu’ nun koç kır atı; görünüşüne baksan, Seyis Yusuf’un Bolu bey’ine sunduğu uyuz beygir. Kabalcıoğlu Hacahmet Ağa, ünlü doru atın durumunu görürde ince halk zekâsıyla iğnelemeden durur mu?

DORU TAY DESTANI

Kaldırdım başımı yüksek dinledim

Yüce dağlar şol görünen yol gibi

Bine idim ben dorunun üstüne

Aka idim boz bulanık sel gibi

 

Of of çeker yekinemez yerinden

Selam alır hem sağından, solundan

Kötü olsa ayrılmazdı elinden

Kaytan boyun çok ürküyor tay gibi

 

Bire uşak bu doruya noluyor

Varanlara yan depiği çalıyor

Sultan Osman zamanını biliyor

Süleyman’dan bir haberi var gibi

Haştırın da birkaç kürü öldürmüş

Sağ olduğun cümle-aleme bildirmiş

Yaşı varmış bin üç yüzü doldurmuş

Peygamberin ugabıyım der gibi

 

Dalmış zevke güne karşı yatıyor

Eskici Ahmet yaman değnek atıyor

Yavuz kaçan tosbağları tutuyor

Şihr-i cazi şember cinsi var gibi

 

Şember cinsi denir imri ılgıt atına

Eskicioğlu evsin kursun butuna

Her kartalın dişi geçmez etine

İki binlik bir ihtiyar pir gibi

 

Doruyumuş kır olaydı felekte

Bir çift tüyü kalmış iki kulakta

Kayseri de karamanda frenkte

İnce doru yer yüzünde bir gibi

 

Kabalcıoğlu bunu böyle söyledi

İndi aşkın deryasını boyladı

Doru halin bana tahrir eyledi

Yaz gününe inceliyor kol gibi